Çerez (Cookie) Politikası
Web sitemizi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz. Çerezler hakkında daha fazla bilgi almak ve ayarlarınızı nasıl yönetebileceğinizi öğrenmek için lütfen Çerez Politikamızı inceleyin.
Bu sayımızda derin ve çetrefilli bir konu ile karşınızdayız: Mekan ve hafıza… Aslında dillere pelesenk olmuş bir alan olsa da içine daldığınızda anlamak için ne kadar uzun ve meşakkatli bir çalışma gerektirdiği anlaşılan bir konu. Ne var ki ilk sayımızda da elimizden geldiğince yapmaya çalıştığımız gibi bu sefer de akademik anlatılara girmeden, sırça köşkten değil düz ayak mekanlardan seslenerek, ‘kitap gibi konuşmadan’ anlatmak istedik. Elbette bu sadelik, içeriğin zenginliğine gölge düşürmek değil ancak olsa olsa yalınlığın gücüne güvenmemizdendir.
Efendim, uzun lafın kısası taşlar da konuşur. Evet, taşlar da konuşur. İnsan var oluşunun ayrılmaz parçası mekanlar, zaman ve hafıza eşliğinde bilincimizin sahnesidir. Her dolaştığınız antik kentte, ayrı bir hisle ayrılmanız bunun örneğidir mesela. Yaşanmışlık ve zaman o taşların hafızasına sinmiştir ve yüzlerce ya da binlerce yıl önce aynı yoldan yürüyen adamın ya da kadının kültürünü hissedersiniz. Ardından hikâyesi gelir ve o hikâyeler kendinizi ve dünyayı anlamanıza katkı sağlar.
İşte bu sayımızda Türkiye topraklarındaki çağdaş normlara uygun ilk müze olan İstanbul Arkeoloji Müzesi ve onun kıymetli kurucusu, arkeolog, ressam Osman Hamdi Bey’in hikâyesi ile Roma İmparatorluğu’nun atası kabul edilen Aeneas’ın bugünkü Roma şehrinin kurulmasına vesile olan yolculuğa çıktığı Kaz Dağları’nın eteklerindeki Antandros Antik Kenti’nin geçmişi ile, İstanbul’un eski mahallelerinden kozmopolit yaşamın simgesi Tatavla’nın büyüleyici mekanları ile hatırlatmak istedik, mekânda hafızanın gücünü. Üstelik bunlarla da kalmadık, Kapalıçarşı’nın yaşayan insan hazinelerinden 52 yıllık mücevher ustası Haçik Kelleci’ye kulak verdik, yine Türkiye’nin önemli markalarından Güllüoğlu Baklavaları’nın hikâyesini Nadir Güllü’den dinledik.
Velhasıl, heybemizde yine bir sürü hikâye ile çıktık karşınıza. Umarız keyifle okursunuz.
Kim bilir, belki siz de taşların sesini duyarsınız, anlattıkları ruhunuza dokunur. Belli mi olur…